logo

13 Kasım 2012

Ömer Mazi İran’da

GİZEMLİ ŞEHİR TAHRAN

Birkaç turizmci dostum aradı İran’a gidiyoruz gelmek ister misin diye sordular. Her zaman merak ettiğim ve zaman zaman Türkiye İranlaştırıyorlar iddiaları nedeniyle ilgim her geçen gün artıyordu. Kesinlikle geliyorum dedim ve hazırlıklara başladık. İşlemler için pasaportlarımızı verdik yolculuk için beklemeye başladık. Yol harçlıklarımızı dolara çevirdik. Önce İstanbul’a oradan İran’ın başkentine Tahran İmam Humeyni havalimanına iniyoruz. Daha önce birçok İranlı ile tanışmış ve sohbet etmiştim. Ama herkes gibi bende İran’a karşı biraz önyargılı ve her yer kara çarşaflı hatta peçeli kadınlarla dolu olacağını sanarak uçaktan iniyoruz. Havalimanı polislerinin yarısı kadın, üstelik peçeli ya da çarşaflı değil. İlk şoku yaşıyorum. İran beni çok şaşırtacak galiba.
İran oldukça geniş bir ülke. Üç güne neler sığdırabilirim onun hesabını yapıyorum. Havalimanından gurup halinde işlemlerimiz yaptırıp bir otobüsle şehrin en yeni otellerinden birine geliyoruz. Otelin resepsiyon katı küçük bir turizm fuar alanına dönüştürülmüş. Türk ve İranlı turizmciler karşılıklı iş görüşmeleri yapıyorlar. Fuarın açılışını İran turizm bakanı yapıyor. Fuardan sonra Türk turizmciler İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad bekliyor. Yaklaşık bir saat süren bir görüşme olacak. Bu güna kadar 50’ye yakın Başbakan ve Cumhurbaşkanı tanıdım. Ancak hiç birisi İran Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad kadar beni heyecanlandırmadı doğrusu.
 
Cumhurbaşkanlığı sarayına yarım saat önce toplu olarak gidiyoruz. Büyük bir kapıdan içeri alındıktan sonra listeden isimlerimiz kontrol edilliyor. Kimlik kontrollerinden sonra başka bir odaya alınıyoruz. Beklediğimden daha kibar olan görevliler üzerimizde ne varsa çıkarmamızı ve bir dolaba koymamızı rica ediyorlar. Kalem ve not kağıdım ve fotoğraf makinam hariç herşeyi dolaba koyuyorum. Bir görevli yanıma gelerek fotoğraf makinamıda dolaba koymamı istiyor. Ben gazeteciyim resim çekmem lazım desemde çok kararlı ve kesin bir dille dolabı işaret ediyorlar. Ne yaptıysam ikna olmayan İran askerlerinin isteklerini yerine getirmek zorunda kalıyorum.
Kural 2 saat önceden fotoğraf makinesini getirmekmiş. Güvenlik ekipleri makineyi inceleyip onayladıktan sonra içeri girmesine izin veriyor. Uzun bir koridordan sonra salona giriyoruz. Herkes yerini aldıktan 5 dakika sonra Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad salona giriyor. Türkiye ve İran arasında bugüne kadar olan turizm bilgileri aktarılıyor. Turizmin daha fazla gelişmesi için yapılması gerekenler sıralandıktan sonra Mahmud Ahmedinejad, gülümseyen bir ifadeyle “İnşallah her alanda çok önemli işlere imza atarız. Ne gerekiyorsa yapılması için elimden geleni yapacağım” diyor. Yapılan görüşmelerden sonra Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad konuklarının tek tek elini sıkarak uğurluyor.
 

İran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad’la yaptığımız görüşmeden sonra şehir turuna çıkıyoruz. İran beni şaşırtmaya devam ediyor. Geniş caddeleri ve sokakları yeşil alanları, İstanbul’u aratmayan araç trafiği ve insan kalabalığı, birçok Türk markasının tabelalarını görmek çok hoştu doğrusu. Bir döviz bürosu bulup İran Riyali alıyorum. 1 dolar 9.700 Riyal civarında. 500 dolar bozdurunca adam bir deste 20.000 Riyal verip kalanını 100.000 ve 50.000 Riyallik banknotlarla tamamladı. Böyle bir deste parayı nereye koyacağını şaşırıyorum. Her ne kadar resmi para birimi Riyal olsa da halk Tümen diye bir birim kullanıyor. Bir Tümen 10 Riyal. Yani bir dolar 970 tümen yapıyor. Bu arada bazen binlik kısım da atılıyor ve 2 Tümen filan denerek 2000 Tümen yani 20.000 Riyal kastedilebiliyor. Mesela taksici 2 dediğinde bu 2000 Tümen oluyor. Ya da siz bir fiyat söylemek için parmaklarınızla göstererek tümen diyebilirsiniz. Tümen yerine Humeyni, imam diyenler de oluyor ama bu her şehirde böyle midir bilmiyorum. Başlangıçta insanın kafası karışıyor biraz ama sonra alışılıyor.

İran’ın en güzel yanlarından birisi her 3 kişiden biri ile derdinizi anlatacak kadar Türkçe konuşuyor olmaları. Yasak olmasına rağmen evlerinin içinden pencere önlerine kurdukları uydu antenleri ile Türk kanallarını izliyorlar. Özellikle Mehmet Ali Erbil, İbrahim Tatlıses’in yaptıkları programları çok seviyorlar. Türk dizilerine söyleyecek söz yok zaten. Bir taksi tutuyorum. Bütün gün beni gezdirmek için ne kadar istediğini soruyorum. 150 bin tümen istiyor. Uzun bir pazarlıktan sonra yemeklerde benden olmak üzere 100 bin tümene anlaşıyoruz. Tajrish Meydanı’ndan Derbend yoluna doğru yokuş yukarı biraz çıkıyoruz. Etraftaki apartmanlar gayet lüks gözüküyor. Zaten Kuzey Tahran daha pahalı ve lüks evlerin olduğu bir bölge. Yüksekte olduğu için havası nispeten daha temiz. Hava kirliliği İran’ın tüm şehirlerinde, önemli bir problem. Araçların birçoğu çok eski ve verimsiz çalışan, etrafı çok kirleten tipte. Yanınızdan bir kamyon geçtiğinde gaz maskeniz yoksa nefesinizi tutmanız gerekir.
Vali Asr caddesinden aşağıya doğru inerken sol tarafta yeşil ışıkla aydınlatılmış bir cami gördüm. Şu an kimin olduğunu hatırlamıyorum ama caminin içinde bir türbe var.  Ya da belki türbenin içinde bir cami vardı. Türbenin olduğu kısım gördüğüm diğer türbelerde olduğu gibi aynalarla kaplı. Yeşil ışıklandırma var. İnsanlar girerken kapıya ellerini sürüyorlar, sonra sandukanın etrafını çeviren metal, cam kısma dokunuyorlar, bazıları ona yaslanıp, başını dayayıp duruyor, dua ediyor. Çıkarken sırtını dönmeden geri geri çıkmak gibi de bir adet var. İçeride türbeyi ziyaret edenler, namaz kılanlar, bahçesinde oturmuş çay içip piknik yapanlar var. Bu piknik yapma olayı da İran’ın gördüğüm her yerinde çok yaygın. Sanırım her arabada bir halı, kilim, termos, tüp, çaydanlık var. Bize çok benziyorlar. Ama genelde mangalsız bir piknik şekli var. En azından park ve bahçelerde. Daha sonra
Sipehsalar Camisi ve Medresesi’ne gidiyoruz. Minareleri oldukça güzel ama muhtemelen Cuma olduğu için kapısı kapalıydı.
Halı müzesi
Aynı zamanda bir rehber gibi bana bilgi veren taksi şoförü Ali’ye bir müzeye gitmek istediğimi söylüyorum. Ama farklı bir müze olsun diyorum. Başlıyor Tahran’da bulunan müzeleri saymaya. İçlerinden birisi çok dikkatimi çekiyor. Halı müzesi. Nasıl bir yer olduğunu soruyorum, yakında istersen gidelim sen gör diyor. Çok büyük ve yeşil bir bahçesi olan büyük bir binadan içeri giriyorum. Loş bir yer. Duvarlarda devasa halılar asılı. Neredeyse tamamı ipekten dokuma halılar. Altlarındaki yazılarda kimler tarafından ve ne zaman yapıldıkları yer alıyor. Yüzlerce yıllık dev İran halılarını hayranlıkla inceliyorum. Birçok halı, halı olmanın ötesinde dünyanın en ünlü ressamları tarafından yapılan tablolar gibi. Üzerinde çeşitli dönemlere ait medeniyetleri gösteren figürler yapılmış. Osmanlı dönemi elbette unutulmamış. Halı tezgâhları, kökboyası ipler ve çeşitli materyaller bulunuyor. Her halının önünde dakikalarca kalarak inceliyorum. Birçoğundan resim çekmeye çalışıyorum. Oda loş olduğu için ışık ayarını tutturmak kolay olmuyor. Flaş kullanmak kesinlikle yasak. Gün ışığı hiç girmiyor. Özel bir ışık sistemi kullanılmış. Halılara zarar vermemek için her şey düşünülmüş. Normalde fotoğraf makinesi alınmıyor. Ama özel bir izinle resim alam sağlanıyor. Halı müzesini gezerken bir yandan canım Türkiye’mi düşündüm. Neredeyse her ilin kendine özgü halı ve kilimleri var. Yani halı cenneti bir ülkeyiz ama hiç böyle bir halı müzemizin olduğunu görmedim. Çok garip doğrusu.

Prinç ve Çelo milli yemek

Rehber ve şoförüm Ali ile İran’ın altını üstüne getiriyoruz. Gün batmak üzere artık karnımız acıktı. Ali’ye de söz verdiğim gibi yemekler benden olacak. Güzel bir gezi yaptırdı doğrusu. Aynı paraya yarında buluşmak üzere anlaştıktan sonra akşam yemeği için nereye gidelim diye soruyorum. Ali, ücretler senden değimli diye yeniden onaylattıktan sonra şehrin en güzel yerlerinden biri olan döner bir kuleye götürüyor. Altı alışveriş merkezi olan bir kuleye çıkıyoruz. Kule yaklaşık 45 dakikada bir tur atıyor. Tahran’ın en güzel manzarası kesinlikle burası. Havanın kararmasıyla ışıl ışıl olan Tahran’ı havadan izliyoruz. İran mutfağı bize çok fazla uzak sayılmaz. Et ve tavuk her yemekte var. Ancak beni en çok şaşırtan pirinç pilavı. Pirinçten 5 çeşit pilav yapıyorlar. Çeşitli baharatlar kullanarak, sarı, yeşil, mavi gibi renkli pilavlar ilginç. Elbette ‘çelo kebap’. Uzunca iki şiş kebabın pilavla servis edilmesinden oluşuyor çelo kebap. Kebabın Türkiye’de yapılandan pek bir farkı yok. Esas fark pilavda. Pilav bizimkine nazaran daha ince ve uzun olan pirinçlerden, yağsız olarak pişiriliyor. İsteyen pilavın yanında getirilen küçük paketteki tereyağını, sıcak olarak servis edilen pilavına katabiliyor. Zaten pirinç İran’ın en temel besin kaynağı. Bir evde istisnasız her akşam yemeğinde sofradaki yerini alıyor. Çok fazla ekmek tüketmeyen İranlılar pilavı aslında biraz da ekmek yerine tüketmiş oluyor. Balık çokça tüketilen besinlerden ve İranlılar balığı pişirmeyi gerçekten biliyor. Aynı durum tavuk için de geçerli. İran’da belirgin bir çorba kültüründen söz edilmesi imkansız. Bu çerçeveden bakınca İran’da et ve pilavdan başka bir şey yenilmediğini söylemek mümkün. HABER VE FOTO ÖMER MAZİ
Share
#

SENDE YORUM YAZ